... yaşamak...
Evet, 2025'in de tarihin raflarına kalmasına saatler kaldı...
İşi tıkırında olanları geçtik, adeta açlığa mahkum edilen çevreleri bile yeni yıl heyecanı almış başını gidiyor...
Oysa uğruna kırk takla atılan, ulaşmak için kafa yarıp göz çıkardığımız sözde kazanımlar nefis körlemekten öte neki?
"Hayat yalan, ölüm gerçek..." yolunda sözler asırlardır dillendirilse de, tümümüz herkese eşit davranan dönülmeze göçme gerçeğini hep görmezden geliriz...
Bu köşede “Ölüm gelince söz hükmünü yitirir!” tümcesini kaçıncı kez dile getirişim bilmiyorum!
Gözü kapanan gitmiştir artık; buz yüzlü ölüm geride kalanlarda iki ağızlı keskin bıçak olup oturur kemiğe!
Gidenin yarattığı boşluk “Dar yerleriniz geniş olsun...” havasını estirir suskun gönüllerde...
Ölen değil, ölümü duyumsayan çeker acıyı…
Ağır bir çökeltidir keşkeler canların gönül tarlasında; işte bu noktada vicdan denen yargıçtadır karar verme sırası…
Düşünebilen beyinlerde, ezimevine dönüşür yürek, arada buruk anılar…
Ne yapıp söylese boştur…
Issız sahillerde kayalara tutunan küçük çiçeklerin yalnızlığı duyumsanır…
Yüksek dağların ardında sessiz fısıltıdır, canhıraş çığlıkların bastırdığı oynak havalar…
Gezip tozma mutluluk vermez; yeme içme alışkanlıkların yerine getirilmesinden öte bir şey değildir…
Sizi bilmem, ama ben bu yakıcılığı kaç kez duyumsadığımın sayısını unuttum...
Günyüzü görmemiş çocuk ölümleri, maden faciaları, emperyalist tezgâhların kıyım makinelerince söndürülen yaşamlar hep can evimden vurdu beni…
“Anlamsız geliyor artık / Anasonun tadı / Uçmayı yeni öğrenen kuşun çabası/ Saatın tik takları…” diyerek hayıflanışlarımın hesabını tutamıyorum…
Ancak her pes etmenin eşiğinde, zihnimin derinliklerinde kazınan“ Ölmek kolay, zor olan yaşamak, hoş olansa yaşatmaktır…” saptaması aşılmaz duvar olmuştur karşımda...
Ne var ki, olayların gelişiminde ben ve benim gibilerin iradesi belirleyici olamıyor!
Hesap sormak için güçlü, güçlü olmak için de birlik olmak gerek; ama nerde!
Suyun başında haramiler...
Herkes kendi hesap ve doğrusunun kozasına kapanıyor!
Din, dil, ırk, renk, mezhep, parti marti diyerek bölük bölük bölünüp, günübirlik çıkarlar uğruna insanlık suçuna ortaklık etmişiz!
Dedim ya, bu kaçıncı yanılgımız bizim!
Yerine göre aşağılanan eşek bile yükünün takıldığı yerden kırk yıl sonra geçerken dikkatli davranırmış!
Bizlerse sözde insanız!
Sicilimizde güce boyun eğmek kayıtlıdır!
Haksızlığa karşı çıkmak yerine, işi zalimin zulmünün cezasını kesmek için gününü bekleyen (!) Tanrıya bırakma kolaycılığını seçeriz hep…
Çekilen onca acılara karşın var olma güdüsüyle kan gölüne dönüştürdüğümüz dünyada ayak sürürüz!
Oysa biz yaşamıyor, ömür tüketiyoruz aslında!
Çünkü yaşamakla gün geçirmek çok farklıdır; yaşamak, belirleyici olmak, gidişata yön verip zamanı anlamlandırmaktır!
Bizlerse ya öldürüyoruz ya da can kırımlarına seyirci kalıyoruz!
Mevcut koşullarda yerküredeki varlığımız kötülüklere suç ortaklığından öte nedir ki?
Aslında bizimkisi yaşarken ölmektir!
Güzellikler hanesine katkı yapmayıp zamanı anlamlandıramadıktan sonra, yıllarca ömür tüketmişiz neye yarar...
Sahi gelen yeni yıl mı?





