Düşünmek mi? Fark etmek mi?
Bana “çok düşünüyorsun” dedikleri oluyor. Eskiden bunu bir kusur olarak görüyordum. Şimdi ise: Çok düşünmediğimi, çok şey fark ettiğimi savunuyorum...
Benim durumumda olan kişi sayısının az olmadığını da görüyorum. Ancak sezgisel kuvveti her zaman avantaja çevirebildiğimi söylemem mümkün değil. Özellikle ilişkilerde…
Orada düşünmek bazen bir beceri değil, hayatta kalmak için nefes olabiliyor.
Örneğin,
Bir ileti geç gelince...
Kalbim değil, zihnim konuşabiliyor:
“Yoğundur.”
“Bir şey mi oldu?”
“Yanlış bir şey mi söyledim?” diye sorgulayabiliyorum.
Ve bu durumda fark ediyorum ki; yaşanılan sorular sevgiyle değil, belirsizlikle ilgili...
Çünkü netliğin olduğu yerde zihin suskunlaşıyor.
Netliğin olmadığı yerde ise overthinking sahneye çıkabiliyor.
Günümüz sosyal ilişkilerinde netlik bulunması zor hale geldi.
Herkes meşgul, herkes yorgun, herkes “bir ara konuşuruz” moduna girmiş durumda...
Ben de aksi gibi ertelenmeyi pek sevmem. Ama işin garibi şu: Bu belirsizlik en çok sezgisi güçlü insanları yaralıyor.
Çünkü sezgisi güçlü insan, açıkça kötü davranılmasını bile tolere edebilir; ama muğlaklığı tolere edemiyor. Xx Bana “abartıyorsun” dendiği anlar aklıma geliyor...
Aslında abartmıyordum.
Sadece bir şeylerin yolunda olmadığını hissediyordum.
Ama hissetmek bu çağda pek muteber değil. Kanıt istiyorlar.
Oysa sezgi kanıt sunmaz, uyarır.
Toksik ilişki dediğimiz şey bazen yüksek sesli kavgalarla olmuyormuş.
Bazen çok sessiz ilerliyormuş...
Yaşam serüveni bunları da bizlere gösteriyor...
İnsan kendini yavaş yavaş bırakıyor ve daha az konuşur, daha çok düşünür hale geliyor.
İşte o zaman overthinking kavramını fark ediyoruz.
Ve herkes suçu zihne atmaya başlıyor.Oysa sorun zihin değildir.
Sorun, zihnin sürekli tetikte olmak zorunda bırakılmasındadır.
İlişki kalıpları, tecrübeler ve sohbetlerden edindiğim birikim ve okumalarım bana şunları söylüyor:
İlişki bittikten sonra yaşadığın şeyi unutamıyorsun.
Büyük bir dram bekliyorsun...
Ancak gelen şey şu oluyor:
Rahatlama...
Ardından suçluluk.
Ama zamanla fark ediyorsun ki:
O kişi yokken zihnin daha sessiz...
Kendinle daha nazik konuşuyorsun.
Sonra kendine şunları söylüyorsun:
Ben çok düşünmüyormuşum.
Yanlış yerde kalınca düşünmek zorunda kalıyormuşum.
Bugün biri size “overthinking yapıyorsun” dediğinde durup şunu sormalısınız:
Bu düşünceler beni kendime mi yaklaştırıyor, kendimden mi uzaklaştırıyor?
Cevap ikincisiyse mesele düşünmek değil, mesele hâlâ orada duruyor olmak.
Belki de bu dönemlerde güçlü olmak, zihni susturmak değil; zihni bu kadar çalıştıran şeyden uzaklaşabilmektir.
Çünkü sezginin huzurla geldiği yaşanılan tecrübeler anlaşılıyor.
Kaygının ise gürültüyle var olduğu...
Ve ben artık gürültüye değil, sessiz ama net olana güveniyorum.





